ABDULLAH ÖCALAN GERÇEĞİ

6. BİR PKK'LININ KALEMİNDEN ABDULLAH ÖCALAN

Uzun yıllar terör örgütü Pkk’da kalan can deniz isimli şahsın “devrimciliğin anatomisi ve tanrımız Apo” isimli kitabından alıntılar:

“Parti içi düşmanlara karşı güvenliği koruma ve kollama amaçlı Apo'ya bağlı ve varlığı sadece Apo tarafından bilinen parti içi bir örgüt vardı. Herkes bu örgütün hayaletinden bile korkar, adından ürkerdi. Psikolojik bir disiplin ve denetim gücü sağlıyordu. Hiç kimse; Apo hakkında -düşünse bile- kötü konuşamazdı. En samimi iki arkadaş, arasında dahi bu korkunun etkisi vardı.

Hepimiz bu korkuyu paylaşıyorduk. Oysa güveni paylaşmalıydık. Terslik buradaydı. Görüyor, düşünüyor ama konuşamıyorduk. Parçalanma buradaydı. Devrimciydik ama bir "tanrının" kulları rolünü oynuyorduk. Çelişki buradaydı. Bu, benliğimizde süren iç savaşın, hem nedeni hem de temeli idi:

Biliyordum ki, gördüğüm bu dayanılmaz manzaraya karşı çıkmak, beni ihanetçi yapacaktı. Bunu yapamazdım. Devrimciliğimi sürdürmeliydim. Ne olursa olsun, bu örgüt yapısı içinde yürümeye çalışmalıydım. Ben, Apo için devrimcilik yapmıyordum. Devrimcilik de Apo'nun tekelinde değildi. O halde; sosyalist; ya da devrimciliğimi, Apo'ya göre belirleyemezdim. Apo yüzünden, bu temel insani perspektiften çıkamazdım. Hem biliyordum ki; parti içinde, çeşitli sosyal-siyasal katmanların örgüt gücünden daha fazla pay alma çatışması vardı. Bu çatışma içinde, sosyalist bir kanadında kendisini temsil etmesi gerekirdi. Partiyi, sosyalist kadro gücünün denetimine almalıydık. Parti, bu gücün denetiminden iyice çıkmıştı. Oysa, örgütü, bu sosyalist çekirdek kurmuştu. Şimdi ise, bu çekirdek; parti içinde kuruyordu.

Bu konuda göze batan bir çok örnek vardı. Kod Ebubekir, ya da kod cuma. Ve bildiğim daha başkaları... On yıllık bir dağ pratiğinden sonra kişilik değiştirmişlerdi. Partinin çekirdek yapısında yer alan, bu isimleri, içi boş, sert kabuklar haline gelmişlerdi. Apo, sosyalist özlerini çürütmüştü. Bu örnek sahipleri, birer Apo taslağı idiler.. Parti içinde sosyalist inisiyatif dağıtılıp, un-ufak edilmişti. Örgütün köşe başlarını tutanları gördükçe, başka bir yorum yapamıyordum. Apo ile buluşanlar, aslında farkına varmadan, sosyalist yönlerini kaybediyorlardı. Kaybettikleri sadece bununla sınırlı da değildi. Bu gerçeği görmek için; örgütün tarihini ve bu tarih içinde yaşanan parti içi savaşın yöntem ve sonuçlarını bilmek yeterliydi.

Yönetim binasının yanında bulunan telsiz odası, Apo'nun dağlardaki savaş karargahlarına sabah-akşam talimatlar yağdırdığı; eylem bilançolarını aldığı, bir yerdi. Komutanları bu telsiz odasından yönetiyor, daha fazla eylem yapılmasını istiyordu.

Yine; bir haberle, içtima alanında toplanmıştık. M.Şener, öldürülmüştü. Kendisini tutamayanlar havaya ateş ediyordu. Tabi silah kullananlar, daha çok, yönetimde . Bulunanlardı. Çünkü, adayların tatbikat dışı silah kullanması yasaktı. Zaten; Apo'nun kampta olduğu süre içinde mermiler toplanırdı. Zindan konferansına katılan kimi delegeler, bu haberi sevinçle karşıladı. Kraldan daha kralcı idiler. Oysa bu kişiler, cezaevinde yıllarca beraber yattıkları bu insanı çok iyi tanıyor, partiye ne kadar bağlı olduğunu biliyorlardı. Artık biliyordum ki; bu kişinin tek suçu, Apo'yu eleştirmesiydi. Bu haberi; üzüntüyle karşılayanlarda oldu. Bunların başında sara kod geliyordu. Cezaevinden çıkıp gelen bu bayan arkadaş, Diyarbakır cezaevinde M.Şener'le yıllarca kalmış ve evlilik için aralarında söz kesmişlerdi. Bu arkadaş, zindan konferansı boyunca M.Şener'in. İhanetçi olamayacağı konusunda dar bir tavır koymuş, ama çaresiz sonuca boyun eğmişti. Sonuçta bu arkadaş, kendisine ve partiye küstü. Bu küskünlük içinde, intihar eder gibi; kamptan ayrılıp, dağ pratiğine gitti. Bu gidiş tarzını yapı onaylamamasına rağmen; Apo bu gidişe göz yumdu.

            Bir gün, çadırda kalmıştım. Apo kamptaydı. Herkes de okulda onu dinliyordu. Biraz rahatsız olduğumu bahane ederek, ders dinlemeye gitmemiştim.

Çadırdayken, aniden, birkaç el silah sesi geldi. Bu ses de neydi. Apo buradaydı, mermiler toplanmış olmalıydı. Hemen dışarı fırladım. Ses; bizim çadırların bulunduğu tepenin arkasından gelmişti. Orada ise uygulama vardı. Oraya doğru koşuyordum ki, Apo'nun korumalarından biri, geri dönmem için beni ikaz etti. Yönetim binasından da birkaç kişi cezaevine doğru koşuyordu. O gün hiç bir açıklama yapılmadı.

Ama ben, her şeyi öğrenmiştim. Cezaevinde (uygulamada) tutuklu bulunan bir arkadaş, "İşkenceye artık dayanamıyorum" diye bağırarak, nöbetçinin boş bulunduğu bir fırsattan yararlanıp silahını kapmış ve intihar etmişti. İki gün sonra, yönetim, bu olayla ilgili kısa bir açıklama yaptı. "Uygulamada tutuklu bulunan kişi, tüm, çabalarımıza rağmen; kamp yaşamına ayak uyduramamış, devrimci olamamış ve zayıf kişiliği, onu intihara sürüklemiştir. O, devrimci olmaktansa; ölmeyi tercih etmiştir" denildi. Uygulama binası, bizim çadıra çok yakında. Bu olaydan sonra, geceleri duyduğum çığlıklara artık anlam veriyordum.

Mahalle çevremden tanıdığım ve yine benim gibi Pkk'ye, grup sürecinde katılan bir avukat arkadaşımız vardı. Bu avukat, 12 eylül sonrasında yakalanıp, bir süre cezaevinde yattıktan sonra Apo'nun yanına gitmişti. Yıllar sonra, bir Avrupa ülkesinde öldürüldüğünü öğrendiğimde cezaevindeydim. Bu arkadaşımızın ölüm nedenini bir türlü bulamamıştık. Hatta, parti tarafından öldürülmüş olabileceği yönünde bazı haberler bile, kulağımıza kadar gelmişti. Ama böyle bir ihtimale yer vermiyorduk. Çünkü bu avukat arkadaşın partiye bağlı olduğunu biliyorduk.

Ama şimdi öğrenmiştim ki, bu avukat arkadaşı da Apo öldürtmüştü. Oysa biz, parti öldürmüş olsa; eylemi üstlenir diye düşünüyorduk. Zaten bu olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra unutulup kim vurduya gitmişti. Bu olayın gerçek yüzü neydi. Halen bir çoğu için muğlak olan bu olay;  artık benim için çok netti.

Evet çok netti.

Bu avukat arkadaş; cezaevinden çıktıktan sonra benim gibi Bekaa'ya geliyor. Burada Apo'nun yürüttüğü diktatörlüğü fark edip açıkça tepki gösteriyor. Ve Apo’ya diyor ki; "Bizim, çekirdek olarak kurduğumuz parti bu değil. Senin yönetimin ve yöntemlerinin hepsi yanlış. Bunların düzeltilmesi gerek..." bu tarzda yaklaşık bir hafta Apo ile baş başa tartışıyorlar. Avukat arkadaş ikna olmayınca, bunun üzerine Apo; "Senin gitmene izin vereyim, istediğin yere git. Sana dokunmayacağım. Ama sen de ağzını açmayacaksın..." diyor. Öyle bir tavır karşısında, tek başına hiç bir şey yapamayacağını anlayan avukat arkadaş, "Lanet olsun, ben, böyle bir partinin içinde yer alamam" diyerek, çekip Avrupa’ya gidiyor. Çok sonraları, bu arkadaşın akıbetini yukarıda bahsettiğim şekilde öğrenmiştik.

Bu avukat arkadaşın durumunu itiraf eden Apo'nun kendisidir. Şöyle ki;

Apo, kendisine karşı tavır alan bir bayana, bu olayı -avukat arkadaşın olayını ve onunla yaptığı tartışmaları- anlatıyor. Kısaca "Partiden sessizce ayrıl ve ağzını açma" diyor. Bu bayan da, Apo'nun yaptığı teklifi kabul etmiyor. Bunun üzerine Apo; "bak, avukatta bana karşı çıktı. Ona da dedim. Sesini çıkarmadan çek git diye. Şimdi o Avrupa’da. Ama M.Şener ne yaptı. Sesini kesmedi. O yüzden öldü..." biçiminde konuşarak tehdit ediyor. Buna rağmen bayan arkadaş, dediklerinde direnince, bu sefer apo: "peki öyleyse, git pratiğe, bana rağmen kurabiliyorsan hizbini kur" diyor ve ekliyor; "zaten teklifimi kabul etseydin bile, susacağına güvenemezdim. Avukata da güvenmemiştim..."

Her şey çok netti. Benim ki, düşmanca yapılan bir gözlem değildir. Bu ortamda bir ajan misyonu ile de gelmemiştim. Hiç bir önyargım da yoktu. Üstelik buraya gelirken, apo, beynimde ideal bir portreydi. Ama şimdi, çok iyi biliyordum ki; o, sosyalist bir önder olmaktan çok uzaktı. Hatta taşıdığı insani kimlik bile defalarca sorgulanmalıydı. Hemen gözümün önünde duran bu portre, bana şimdi çok uzaktı.

Bayan ve erkek iki komutan adayı evlenmek için partiye isteklerini bildirmişti. Apo, bu isteğe, şiddetle karşı çıktı. Kürdistan kurulmadan olmazdı. Bizler, öncelikle mücadele ile evliydik. Evlilik, birbirimizin ayağını bağlamak olurdu. Kısaca, istekleri reddedilen bu iki aday, daha sonra ayrı ayrı yerlere pratiğe gönderildi. Ve oralarda öldüler. Yani ölümde buluşmuşlardı.

Bu durumdan dolayı, bir çok bayan-erkek aday; gerillaya katılmadan hemen önce birbirleriyle evlenip, öyle gidiyordu. Bu şekilde gelenler ise, kampın kurallarında ayrılıyor ve çoğu kez, ayrı ayrı görevlere gönderiliyordu.

Göstermelik bir katılıkta sürdürülen bu yasak, bir çok alanda, gizliden gizliye ihlal ediliyordu. Sonradan ortaya çıkan bir çok öykü vardı. Bunlardan biri, geçen devre yönetimde bulunan bayan ve erkek iki adayın arasında yaşanmış ve şimdi öğrenmiştik. Sözde bu kişiler, yasa koyucuydular.

Apo için zaten böyle bir yasa söz konusu olamazdı. Hem, apo'nun evlenme gibi bir sorunu da yoktu. O, tek bir kişiye bağlanamazdı. Çünkü parti saflarına gelen tüm bayanlar, parti önderliğinin sevgi arayışına birer örnektirler. O, sosyalist kadını arıyordu (!) Bu nedenle sık sık yeni örnekler deniyor;            kadın sorununda çağdaş çözüm yolunun da kendi pratiğinden geçtiğini iddia ediyordu. Gerçek sevgi arayışını; ilerici insanlık için savaş ortamında arayan tek önderdi. Sevgi arayışı; bitmeyen bir süreç olduğuna göre, apo için sorun yoktu. Ama, açık ya da gizli, partililer için ciddi bir sorundu.       

Araba lastikleri yakarak ısıttığımız büyük bir kazandan, aldığımız bir teneke sıcak su ile on beş-yirmi günde bir banyo yapıyor ve kirli çamaşırlarımızı yıkıyorduk. Fakat vücudumuzun davetsiz misafirleri olan bitlerden, bir türlü kurtulamıyorduk. Zaten bu misafirlere, iyice alışmıştık. Vücudumuzun doğal hücreleri oluvermişti.

Cezaevindeyken, beynimde, adeta putlaşan apo, şimdi yıkılmıştı. Artık, bu puta tapmıyordum. Ama neden hala büyük bir çoğunluk, bu puta tapınmayı, kutsal bir bağlanışla sürdürüyordu. Bunun nedeni, sadece korku olamazdı. Nasıl oluyor da, insanlar apo'ya tapmanın mutluluğunu duyabiliyorlardı...? Belli bir kültür temeli edinmiş kişiler, bunu kesinlikle kabullenemezdi. Ama açıktı ki, bu çekim merkezine kendilerini teslim edenlerin, öncelikle sosyalizm gibi bir sorunları yoktu. Milliyetçi düzeyde bile bir gelişimi ifade etmiyorlardı. Feodal bir damardı bunlar. O yüzden apo, ne kadar diktatör kesilirse, bir o kadar fazla bağlanıyor, bir o kadar fazla boyun eğiyorlardı. Kürtlük teması; içinden çıkamadıkları aile ve çevre gibi dar sorunlardan kaçabildikleri açık bir yol gibiydi. Tepkilerini bu yola sürüyorlardı. Bu yol, apo ya gidiyordu. Güce ihtiyaçları vardı. Apo ise, güç demekti. İşsizlikten kurtulmaktı. Tepkileri, isyana-savaşa taşımaktı.

Demokrasi bilinci, tek bir isme tapmayı reddeden, derin bir kültüre ve bilimsel bir akışa sahiptir. Apo'ya tapınma, kapitalizmin bireyi öne çıkaran ölçülerinden bile, oldukça uzak, yaşadığımız çağın normları ile bağdaşmayacak kadar geri idi. Ben, sosyalistim diyen bir insanın, apo'yu içine sindirmesi imkansızdır. Hala apo'nun, emrinde faaliyet yürüten tanıdığım bir çok arkadaş var. Bunları, çok merak ediyorum. Acaba tarihi bir yanılgının içinde sürüklendiklerinin farkındalar mı? Bilemiyorum ama için için derin bir sancıyı yaşadıklarını çok iyi biliyordum. Yine biliyorum ki, bu anlatımımı okuma şansı bulanlar; yaygın olan en ucuz damgayı vuracaklar. Kendimi, burada savunma ihtiyacı duymuyorum... Çünkü yaşam, en iyi savunmadır.

Apo'nun kampta olduğu bir süreçte, yeni bir düşünce üzerine yoğun bir tartışma yaşanıyordu. Konu; Türkiye devriminin sorunları idi. Bir süredir bu konuda taşınan düşünceler olgunlaşmış, partinin acilen el atması gereken bir konu haline gelmişti.


Devamı  >>

 

Anasayfa

 

Öcalan Gerçeği