|
|
Ama
şimdi öğrenmiştim ki, bu avukat arkadaşı da Apo öldürtmüştü.
Oysa biz, parti öldürmüş olsa; eylemi üstlenir diye
düşünüyorduk. Zaten bu olayın üzerinden bir süre geçtikten
sonra unutulup kim vurduya gitmişti. Bu olayın gerçek yüzü
neydi. Halen bir çoğu için muğlak olan bu olay; artık benim için çok
netti.
Evet
çok netti.
Bu
avukat arkadaş; cezaevinden çıktıktan sonra benim gibi
Bekaa'ya geliyor. Burada Apo'nun yürüttüğü diktatörlüğü fark
edip açıkça tepki gösteriyor. Ve Apo’ya diyor ki; "Bizim,
çekirdek olarak kurduğumuz parti bu değil. Senin yönetimin ve
yöntemlerinin hepsi yanlış. Bunların düzeltilmesi gerek..." bu
tarzda yaklaşık bir hafta Apo ile baş başa tartışıyorlar.
Avukat arkadaş ikna olmayınca, bunun üzerine Apo; "Senin
gitmene izin vereyim, istediğin yere git. Sana dokunmayacağım.
Ama sen de ağzını açmayacaksın..." diyor. Öyle bir tavır
karşısında, tek başına hiç bir şey yapamayacağını anlayan
avukat arkadaş, "Lanet olsun, ben, böyle bir partinin içinde
yer alamam" diyerek, çekip Avrupa’ya gidiyor. Çok sonraları,
bu arkadaşın akıbetini yukarıda bahsettiğim şekilde
öğrenmiştik.
Bu
avukat arkadaşın durumunu itiraf eden Apo'nun kendisidir.
Şöyle ki;
Apo,
kendisine karşı tavır alan bir bayana, bu olayı -avukat
arkadaşın olayını ve onunla yaptığı tartışmaları- anlatıyor.
Kısaca "Partiden sessizce ayrıl ve ağzını açma" diyor. Bu
bayan da, Apo'nun yaptığı teklifi kabul etmiyor. Bunun üzerine
Apo; "bak, avukatta bana karşı çıktı. Ona da dedim. Sesini
çıkarmadan çek git diye. Şimdi o Avrupa’da. Ama M.Şener ne
yaptı. Sesini kesmedi. O yüzden öldü..." biçiminde konuşarak
tehdit ediyor. Buna rağmen bayan arkadaş, dediklerinde
direnince, bu sefer Apo: "Peki öyleyse, git pratiğe, bana
rağmen kurabiliyorsan hizbini kur" diyor ve ekliyor; "Zaten
teklifimi kabul etseydin bile, susacağına güvenemezdim.
Avukata da güvenmemiştim..."
Her
şey çok netti. Benim ki, düşmanca yapılan bir gözlem değildir.
Bu ortamda bir ajan misyonu ile de gelmemiştim. Hiç bir
önyargım da yoktu. Üstelik buraya gelirken, Apo, beynimde
ideal bir portreydi. Ama şimdi, çok iyi biliyordum ki; o,
sosyalist bir önder olmaktan çok uzaktı. Hatta taşıdığı insani
kimlik bile defalarca sorgulanmalıydı. Hemen gözümün önünde
duran bu portre, bana şimdi çok uzaktı.
Bayan
ve erkek iki komutan adayı evlenmek için partiye isteklerini
bildirmişti. Apo, bu isteğe, şiddetle karşı çıktı. Kürdistan
kurulmadan olmazdı. Bizler, öncelikle mücadele ile evliydik.
Evlilik, birbirimizin ayağını bağlamak olurdu. Kısaca,
istekleri reddedilen bu iki aday, daha sonra ayrı ayrı yerlere
pratiğe gönderildi. Ve oralarda öldüler. Yani ölümde
buluşmuşlardı.
Bu
durumdan dolayı, bir çok bayan-erkek aday; gerillaya
katılmadan hemen önce birbirleriyle evlenip, öyle gidiyordu.
Bu şekilde gelenler ise, kampın kurallarında ayrılıyor ve çoğu
kez, ayrı ayrı görevlere gönderiliyordu.
Göstermelik
bir katılıkta sürdürülen bu yasak, bir çok alanda, gizliden
gizliye ihlal ediliyordu. Sonradan ortaya çıkan bir çok öykü
vardı. Bunlardan biri, geçen devre yönetimde bulunan bayan ve
erkek iki adayın arasında yaşanmış ve şimdi öğrenmiştik. Sözde
bu kişiler, yasa koyucuydular.
Apo
için zaten böyle bir yasa söz konusu olamazdı. Hem, Apo'nun
evlenme gibi bir sorunu da yoktu. O, tek bir kişiye
bağlanamazdı. Çünkü parti saflarına gelen tüm bayanlar, parti
önderliğinin sevgi arayışına birer örnektirler. O, sosyalist
kadını arıyordu (!) Bu
nedenle sık sık yeni örnekler deniyor;
kadın sorununda çağdaş çözüm yolunun da kendi
pratiğinden geçtiğini iddia ediyordu. Gerçek sevgi arayışını;
ilerici insanlık için savaş ortamında arayan tek önderdi.
Sevgi arayışı; bitmeyen bir süreç olduğuna göre, Apo için
sorun yoktu. Ama, açık ya da gizli, partililer için ciddi bir
sorundu.
Araba
lastikleri yakarak ısıttığımız büyük bir kazandan, aldığımız
bir teneke sıcak su ile on beş-yirmi günde bir banyo yapıyor
ve kirli çamaşırlarımızı yıkıyorduk. Fakat vücudumuzun
davetsiz misafirleri olan bitlerden, bir türlü
kurtulamıyorduk. Zaten bu misafirlere, iyice alışmıştık.
Vücudumuzun doğal hücreleri oluvermişti.
Cezaevindeyken,
beynimde, adeta putlaşan Apo, şimdi yıkılmıştı. Artık, bu puta
tapmıyordum. Ama neden hala büyük bir çoğunluk, bu puta
tapınmayı, kutsal bir bağlanışla sürdürüyordu. Bunun nedeni,
sadece korku olamazdı. Nasıl oluyor da, insanlar Apo'ya
tapmanın mutluluğunu duyabiliyorlardı...? Belli bir kültür
temeli edinmiş kişiler, bunu kesinlikle kabullenemezdi. Ama
açıktı ki, bu çekim merkezine kendilerini teslim edenlerin,
öncelikle sosyalizm gibi bir sorunları yoktu. Milliyetçi
düzeyde bile bir gelişimi ifade etmiyorlardı. Feodal bir
damardı bunlar. O yüzden Apo, ne kadar diktatör kesilirse, bir
o kadar fazla bağlanıyor, bir o kadar fazla boyun eğiyorlardı.
Kürtlük teması; içinden çıkamadıkları aile ve çevre gibi dar
sorunlardan kaçabildikleri açık bir yol gibiydi. Tepkilerini
bu yola sürüyorlardı. Bu yol, Apo ya gidiyordu. Güce
ihtiyaçları vardı. Apo ise, güç demekti. İşsizlikten
kurtulmaktı. Tepkileri, isyana-savaşa taşımaktı.
Demokrasi
bilinci, tek bir isme tapmayı reddeden, derin bir kültüre ve
bilimsel bir akışa sahiptir. Apo'ya tapınma, kapitalizmin
bireyi öne çıkaran ölçülerinden bile, oldukça uzak,
yaşadığımız çağın normları ile bağdaşmayacak kadar geri idi.
Ben, sosyalistim diyen bir insanın, Apo'yu içine sindirmesi
imkansızdır. Hala Apo'nun, emrinde faaliyet yürüten tanıdığım
bir çok arkadaş var. Bunları, çok merak ediyorum. Acaba tarihi
bir yanılgının içinde sürüklendiklerinin farkındalar mı?
Bilemiyorum ama için için derin bir sancıyı yaşadıklarını çok
iyi biliyordum. Yine biliyorum ki, bu anlatımımı okuma şansı
bulanlar; yaygın olan en ucuz damgayı vuracaklar. Kendimi,
burada savunma ihtiyacı duymuyorum... Çünkü yaşam, en iyi
savunmadır.
Apo'nun
kampta olduğu bir süreçte, yeni bir düşünce üzerine yoğun bir
tartışma yaşanıyordu. Konu; Türkiye devriminin sorunları idi.
Bir süredir bu konuda taşınan düşünceler olgunlaşmış, partinin
acilen el atması gereken bir konu haline
gelmişti.
|
|